Adli Yıl Açılışına Dair Adliye Önünde Açıklama
Yeni bir adli yıla başlıyoruz. Her adli yıl başlangıcında olduğu gibi bugün de adaletin, hukukun üstünlüğünün, yargı bağımsızlığının ve insan haklarının egemen olduğu bir ülkede yaşadığımızı ifade etmek isterdik. Ancak ne yazık ki; yargı bağımsızlığı, adil yargılanma hakkı, uzun tutukluluklar, uzun süren yargılamalar, savunmanın önündeki engeller ve cezasızlık sorunu hâlâ gündemimizdedir. Üstelik bunlar yeni sorunlar değildir.
Baromuz, yeni adli yılın başlangıcı vesilesiyle hukukun üstünlüğü, adalet, insan hakları ve avukatlık meslek sorunlarına dair Diyarbakır Adliyesi önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamaya Baro Başkanımız Av. Abdulkadir Güleç, yönetim kurulu üyelerimiz ve çok sayıda avukat katıldı.
Baro Başkanımız Av. Abdulkadir Güleç'in yaptığı açıklama şu şekilde:
Sayın basın emekçileri, değerli meslektaşlarım, Diyarbakır Barosu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Yeni bir adli yıla başlıyoruz. Her adli yıl başlangıcında olduğu gibi bugün de adaletin, hukukun üstünlüğünün, yargı bağımsızlığının ve insan haklarının egemen olduğu bir ülkede yaşadığımızı ifade etmek isterdik. Ancak ne yazık ki; yargı bağımsızlığı, adil yargılanma hakkı, uzun tutukluluklar, uzun süren yargılamalar, savunmanın önündeki engeller ve cezasızlık sorunu hâlâ gündemimizdedir. Üstelik bunlar yeni sorunlar değildir.
Bugün Türkiye açısından en temel meselelerden biri yargının bağımsızlığıdır. Hâkim ve savcıların yürütmeden, siyasal iktidarlardan ve her türlü dış etkiden bağımsız olarak görev yapabildiği; karar verirken yalnızca Anayasa’ya, kanuna ve vicdani kanaatine bağlı olduğu bir yargı düzeni kurulmadan hukuk devletinden söz etmek mümkün değildir
Yargı, hukuk ve adalet sorunlarının bir başka sorun alanı ise, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmamasıdır. Selahattin Demirtaş ve arkadaşları, Osman Kavala hakkında verilen kararların, Can Atalay hakkında verilen Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması ve bunun sonucunda kişilerin özgürlüklerinden mahrum bırakılmaya devam edilmesi, hukuk devletinin temel ilkeleri bakımından kabul edilemez bir tablo ortaya çıkarmaktadır.
Burada mesele yalnızca belirli kişilerin özgürlüğü değildir. Mesele, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının bağlayıcılığıdır. Mesele, yurttaşın “Benim hakkım ihlal edildiğinde başvurabileceğim ve kararına güvenebileceğim bir hukuk düzeni var mı?” sorusuna vereceğimiz cevaptır. Bu nedenle çağrımız açıktır: Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları eksiksiz ve gecikmeksizin uygulanmalıdır. Türkiye’nin kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin umut hakkı ile ilgili infaz kanununda gerekli değişikliklerin yapılması yönündeki öneri ve tespitinin hayata geçirilmesi hukuken zorunludur.
Bir başka önemli mesele ise seçmenlerin iradesine yönelik müdahalelerdir. Belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılması, belediyelere kayyum atanması ve çok sayıda belediye başkanının tutuklu bulunması, yalnızca kişiler bakımından değerlendirilebilecek adli süreçler değildir. Demokratik hukuk devletinde seçilmişlerin görevden uzaklaştırılması ve seçilmiş belediye başkan ve yönetimlerinin yerine kayyum atanması istisnai bir yöntem olmaktan çıkarılıp olağan bir yönetim pratiğine dönüşmemelidir.
Değerli meslektaşlarım,
Mesleklerini icra ettikleri, müvekkillerinin haklarını savundukları ve hukuki faaliyet yürüttükleri gerekçesiyle avukatların soruşturmalara ve kovuşturmalara maruz bırakılması, tutuklanması veya cezaevinde tutulması, yalnızca o avukatın özgürlüğüne yönelik bir müdahale değildir. Bu aynı zamanda savunma hakkına yönelik bir müdahaledir. Çünkü avukatın müvekkilinin hakkını savunması suç haline getirildiğinde, bundan yalnızca avukat zarar görmez. Savunma hakkı zarar görür. Yurttaşın adalete erişim hakkı zarar görür. Adil yargılanma hakkı zarar görür. Avukat, yargının kurucu unsurlarından biri olan savunmanın temsilcisidir. Savunmanın olmadığı yerde adil yargılanma olmaz.
Avukatın dosyaya, bilgiye ve belgeye erişemediği; müvekkiliyle etkili iletişim kuramadığı; yaptığı savunma nedeniyle baskı altında kaldığı bir yargı sisteminde silahların eşitliğinden söz edilemez. Savunmanın önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. Kişisel Verilerin Korunması Kanunu gibi düzenlemeler, savunmanın bilgi ve belgeye erişimini engelleyen bir araca dönüştürülmemelidir. Avukatlık Kanunu, savunma hakkını güçlendirecek şekilde yeniden ele alınmalıdır. Ancak savunmanın bağımsızlığı yalnızca hukuki güvencelerle sağlanamaz. Ekonomik bağımsızlık da mesleki bağımsızlığın bir parçasıdır.
Bugün özellikle genç meslektaşlarımız çok ağır ekonomik koşullar altında mesleklerini sürdürmeye çalışıyor. CMK hizmetlerinde ödenen ücretler, avukatların emeği ve üstlendikleri sorumlulukla bağdaşmayacak kadar düşük düzeydedir. Üzerindeki vergi yüküyle birlikte düşünüldüğünde bu durum artık sürdürülebilir değildir. Yakın zamanda yürürlüğe konulan KDV tevkifatı uygulması ve avuklatların vekalet ücretlerini talep ederken kendilerinden istenen “ Borç yoktur yazısı” özelikle genç meslektaşlarımız ekonomik olarak zora sokmaktadır. CMK ücretleri insan onuruna yaraşır bir seviyeye getirilmeli, vergi yükü azaltılmalı ve CMK ücretleri avukatlık asgari ücret tarifesiyle uyumlu hale getirilmelidir.
Kamu avukatlarının özlük, statü, disiplin ile ilgili yıllardır maruz kaldıkları hukuksuzluklara ve adaletsizlikler ortadan kaldırılmalı, kamu avukatlarının hakları ve yükümlülükleri için kamu avukatlarından oluşan bir kurul oluşturulmalıdır.
Stajyer avukatların durumu da artık görmezden gelinmemelidir. Bir hukukçunun mesleğe başladığı ilk dönemde ekonomik güvencesizlik içinde bırakılması yalnızca o genç meslektaşımızın sorunu değildir. HMGS sınavına karşı olmamakla beraber, HMGS sınaının fakülte verilen hukuk eğitimine uygun, bilgi ve muhakeme gücünü gözeterek, sınav yöntemi ve puan sistemi yeniden ele alınmalıdır.
Değerli meslektaşlarım,
Yargının araçsallaştırılmasına ilişkin kaygılar sadece avukatlar veya siyasetçilerle sınırlı değildir. Gazetecilerin mesleki faaliyetleri nedeniyle soruşturma ve kovuşturmalara maruz kalması, sivil toplum örgütleri, vakıf ve derneklere yönelik operasyonlar ve kapatma davaları; ifade, basın ve örgütlenme özgürlükleri açısından ciddi sorunlar yaratmaktadır. Gazetecinin haber yaptığı, avukatın müvekkilini savunduğu, sivil toplumun faaliyet yürüttüğü veya yurttaşın düşüncesini açıkladığı için yargısal tehditle karşı karşıya kaldığı bir düzende mesele bireysel hak ihlalleri değil, demokratik hukuk alanının giderek daralmasıdır. Hukuk devletinin görevi bu özgürlükleri sınırlamak değil, güvence altına almaktır.
Adaletin toplumsal boyutu bakımından kadınların ve çocukların korunması temel bir sorumluluktur. Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri karşısında etkili soruşturma, koruma ve önleme mekanizmaları işletilmeli; şiddet gerçekleşmeden önce riskleri tespit eden ve koruma kararlarını etkin biçimde uygulayan bir sistem kurulmalıdır. Çocuklar bakımından ise soruşturma ve yargılama süreçlerinde özel koruma sağlanmalı ve çocuk adalet sistemi çocuğun üstün yararını esas alacak şekilde yapılandırılmalıdır. Adaletin toplumsal boyutu, aynı zamanda sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını da kapsamaktadır. Çevresel projelerde şeffaflık ve halkın katılımı güvence altına alınmalı; ekolojik tahribata karşı bugünün ve gelecek nesillerin yaşam hakkı korunmalıdır.
Özgürlük hakkı bakımından temel sorunlardan biri de tutuklamanın istisnai bir tedbir olmaktan çıkarak fiili bir cezalandırma aracına dönüşmesidir. Henüz hakkında kesinleşmiş hüküm bulunmayan kişilerin uzun süre cezaevinde tutulması masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkıyla bağdaşmadığından, uzun tutukluluklara ve uzun süren yargılamalara son verilmelidir. Benzer şekilde, cezaevlerindeki İdare ve Gözlem Kurullarının kararlarıyla hükümlülerin koşullu salıverilmelerinin ertelenmesi, infaz sürelerinin fiilen uzamasına ve özgürlüklerinin belirsiz biçimde geleceğe bırakılmasına yol açmamalıdır. Özellikle ağır hastalığı bulunan, cezaevi koşullarında tedavisi mümkün olmayan veya yaşamı ciddi risk altında bulunan mahpusların cezaevinde tutulmaya devam edilmesi kabul edilemez. Devlet, gözetimi altındaki kişilerin sağlık ve yaşam hakkını korumakla yükümlüdür; bu nedenle ağır hasta mahpusların durumları bağımsız, şeffaf ve etkili mekanizmalarla değerlendirilmeli, gerekli durumlarda tahliyeleri sağlanmalı ve infaz sistemi insan onuruna uygun hale getirilmelidir.
Değerli meslektaşlarım,
Son olarak geçtiğimiz günlerde TBMM tarafından kabul edilen Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’u, içerdiği eksikliklere ve yetersizliklere ilişkin eleştirilerimizi saklı tutarak, çatışmanın sona ermesi ve toplumsal barış bakımından önemli bir başlangıç olarak değerlendiriyoruz. Türkiye’nin yüz yılı aşkın süredir çözemediği Kürt meselesinin yalnızca güvenlik politikalarıyla çözülemeyeceği artık görülmelidir. Eşit yurttaşlık, demokratik temsil, ana dilde eğitim hakkı ve kültürel haklar, yerel demokrasi ve insan hakları çözümün temel unsurlarıdır.
Fakat kalıcı barış için yalnızca geleceğe bakmak da yeterli değildir. Geçmişle yüzleşmek, hakikati ortaya çıkarmak ve cezasızlıkla mücadele etmek zorundayız.
Geçmişte yaşanan ağır insan hakları ihlalleri araştırılmadan, mağdurların adalet talepleri karşılanmadan ve hakikat ortaya çıkarılmadan gerçek bir toplumsal barışın kurulabileceğine inanmıyoruz. Bu nedenle Tahir Elçi cinayetinde aradan geçen yıllara rağmen hakikatin bütün yönleriyle ortaya çıkarılamamış olmasını ve cezasızlık algısının devam etmesini bir hukuk garabeti olarak değerlendiriyoruz. Tahir Elçi’nin şahsında olduğu gibi; Cumartesi Anneleri’nin, Barış Anneleri’nin ve evladını, eşini, kardeşini kaybetmiş bütün insanların acılarının dinmesi ancak hakikat ve adaletle mümkündür. Gerçek barış, geçmişi unutmak değildir. Gerçek barış, geçmişle yüzleşebilme cesaretidir.
Değerli meslektaşlarım,
Eşit yurttaşlığın esas alındığı, kuvvetler ayrılığının güçlendiği, yargının bağımsız olduğu, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alındığı, toplumsal barışın kalıcı hale geldiği demokratik hukuk devletine ihtiyacımız var.
Biz Diyarbakır Barosu olarak dün olduğu gibi bugün de hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, demokrasiyi, özgürlükleri ve barışı savunmaya devam edeceğiz.
Yeni adli yılın; adaletin herkes için eşit, hukukun herkes için bağlayıcı, savunmanın özgür, yargının bağımsız, kadınların ve çocukların güvende, barışın kalıcı olduğu bir Türkiye’nin inşasına vesile olmasını diliyorum.
Başta kıymetli meslektaşlarımız olmak üzere bütün yargı emekçilerinin yeni adli yılını kutluyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.


